Muhtıra

Yayınlandı: Ekim 21, 2015 / Uncategorized

Muhtıra

şuramdan bir mısra seçin belki ünlü gömülürüz

gösterişli zulümlere reytingli efendiler seçeriz, barbeküye

en çok biz bilirizci ortam çocuklarına, hicivlere

merak etmeyin bu konularda iyiyiz

şehrin inançlarına biraz küfür damlatsak hemen fişleniriz

bir asit olamadık diye eritmeyecek de değiliz.

nostaljik bir vesikalık çekilelim belki ünlü ölürüz

denizler ve tüfengler iltica ediyor şehirden

şehirden şairler de iltica ediyor otogarlar yüzsüz

insansız bölgelerimizde çok üzüntülü bir poz

ah canımız, vah cicimiz, biricik kıymetlimiz

aynen aynen şimdi ne yer ne içeri düşünmeliyiz.

şöyle bir sakal bırakalım belki şair görünürüz

façaya biraz bant kırık dişe biraz zeytin âlâ

patlamış mısıra, topuklu ayakkabıya, evlilik paketlerine

bazı mabetlerde ayin olsun diye sigara içeriz

zenciler arasında kalmış bir gölge gibiyim

bakın bu ve açacak bir farkındalıktır kardeşim.

mısradan bir çarmıh çakalım belki isalaşırız

çakallık ve dengecilik arasında bir fark yoktur

kuduzlaşır bazı şairler yaşlandıkça bazıları kurnazlaşır

ayrı bir dil konuşmanın adıdır benim çarmıhım.

kehanetler ve gevezeleriyle yarışa hazır dünyaya

kimin için gerilsek bu çarmıha

uğruna gerildiklerimiz oluyor taşlayanımız da.

şuradan biraz mürid olalım belki uçarız

kanayan bir kitap görünce feseyekfi kehumullah

kitaplar kanardı beyni vardı kendi yalnızlığıyla

onlardan biri olmamaya çalışmakla müreffeh

onlar ki kavgamın kenar mahalle müptezelleri

kaybedenlere adını baştan yazdırmakla meşhurum

kumandada çocuk gökte kuş patlıyor.

iyilikten sonra insana dönelim yoksa klişeleşiriz

aşırıya kaçtık gülelim otobüsü kaçırırsak kaderdir

ette şirpençe çıkmayınca jiletle müdahalede bulunmanın

bir şeyleri kaçırmanın vergisi sürekli, makbuzu

faturalara gecikme zammı kader değildir

anlaşıldı akşama biraz fırça yiyeceğiz.

kendisiyle konuşanlar deli mısrayla konuşanlar şairdir

bir bankta imparatorluk kuran adamlar kadar fetihçiyiz

teliflere çağrılmadık, kravatları öpmedik

hünerimizdir kötüye iyi demedik diyemedik

varsın kötülük bizim üstümüze yakışsın

protokolde adı olmayanlar da şairdir.

Elimizi cebimizde gezdirmeliyiz belki keşfediliriz

gözü iki kere açık zihni iki kere kapalı şairler kıl kuyruk

her mısrası randevuevi, mısrasız randevu her saniyesi

sabit ve her şeye hazır şairlere haddini

şair iki yakası bir araya gelmeyen mısralar

ayı yarım kilo tütünle bildirecek

günü ayçöreğiyle.

intikam alacaktır şair. maalesef henüz alamıyor

ortamda dönen entrikalar bizi ayakta uyutuyor

cebindeki peygamber naralarına bor

henüz ertelenmeyen yaralara itiraz edemiyor

yüzüne bazı selamlar için alınan gülümsemeler titizdir

bütün ben demelerin sorumluluğuna mazeret

hayattan ve ölümden ödünçalarak yaşayacak şair.

hiçbir şeyleri kanıtlamamanın gerçeği

şair gündelik diyaloglara ültimatom

henüz cesetlenmiş çocuklara ikinci el cennet

tartıcı çocuğa bozukluk

cehennemden birazcık günahlı ter

ekmeğin melankolisine fırından

utangaç cellatlara kusursuz bir mısra verecek

kendinden çalarak azalacak şair.

ekranda adı otuz masada adı hiç saniye geçenler

kuyu kazanlar cemiyeti müessese çocukları

aksanlı konuşmanın tüm haşmetiyle

keşfedilmemiş küfürler ikram edecek

şair kocaman sokakların tanrılarına

gecenin iblisine.


Reklamlar

RACON

Yayınlandı: Eylül 10, 2015 / Uncategorized

insanız kardeşim neden şu kadar nefes var sanılır
meselemiz, bizim ne eksikliğimiz var’daki eksikliğimiz
günahlar yazları somutlaşır caddeler bunun imzasıdır
insanız, birimizin yoksa yeri cehennemde birimizin vardır
tokalaşırken dikkat edin kuşku ve umut tam buradadır
tokalaşırken dikkat edeceğime yemin ederim.

fiyakalı olmak zor, toplumsal çöküş teorileri buradan başlar
“her şey iyi olacak”taki iyi yerlerimiz ağrımaktadır
her gün, her günah artık bir maşallahla süsleniyor
bir şikayettir muhasebat-ı ahlakiyede patlayan mısralar
artık amerika ne düşünür Allah ne düşünür’den önce geliyor.

nerden başlayacağına insan kendi adıyla başlayınca
insan bir açıklama bekliyor hiçbir şey olmuyorken
bir sürü tanıdık var fakat bir sürü tanıdıksızım
sürü psikolojisi canımı sıkıyor, insanız
fakat şu infiali uyandıramayacak kadar yalnızım.

ve tanrıları öfkenlendirmeye kalkışan ayaklarım
aşkı ve zülfikarı çiçeklendirmeye yetecek ellerim vardır
harflerden beri biriken kızgınlık grafiğim
sabuna dokunma hakkı tanıyorum kendime
suya da dokunursam oyundan çıkarılır mıyım.

çamaşırlar asılır, çöpler dökülür, ekmek alınır
kedilere tanrıdan ve anneden biraz merhamet doğranır
saraypatı ekilir bahçeye, üstelik halen yaşamaktayken
aidata ve azrail’e gecikme şansı tanımıyorlar sanırım
kahrolsun ritüeli lazım, küfür için sebep
biraz gazete, biraz la havle okunmaktadır.

işsiz bir nefes var işte cebimizde, epey dolduruyor
planlar hınçlardan beslenmektedir, bakınız kaos söylüyorum
kimsenin yapılacaklar listesinde yoktur ölüm
indirim reyonlarındaki hayat kayıt altındadır
aslında bir hakaret yevmiyesidir cebinde arta kalan
oturmamış karakter tasmasını bekler bu böyledir
taşı getirsen onu da kanatırım ulan.

çok canım sıkılıyor usta, oradan biraz racon kes
pozitif ayrımcılığın negatifi payımıza düşmektedir
esmer tenli şairler haksızlığa uğruyor
şu mısraı atlatırsak paranoya tamamdır
ya da bu satırı okumaya niyetliysen
biraz tütün tüm geceyi sarartmaktadır.

yüzümü yıkasam Türkiye’yim, ayağa kalksam tarih
ayağa kalkınca cadde yutkunuyor şair irkilir
estetik bilgim zayıf, fakat şu bina güneşimi çalıyor
aklıma kıyamet geliyor aklıma yüzük aklıma bomba
en afili cinneti dahi terbiye eden işsizlik
oranın ustası, usta oradan biraz bana tahammül
bana inan, bunalımın istikrarlısı makbuldür lan.

devlet olsam kendimi seçmem kendime düşman
yazıyor! diyen gazete satan sümüklü çocuklar nerde lan
sonra utançsız sonra hayretsiz bir manşet
ölüler öldüklerini gazeteden öğrenecekler
neden bazı coğrafyalara ölüm dikta edilmektedir
sahi ölüm bazı coğrafyaların kaderi midir.

bir tek acılar demokratiktir eşit kılar tüm insanları
bir ceset rengidir bir kelimeyle kefenlenir adına şiir denir
ölümler göreceksin cesetleri gazetelerle örtülecekler
bir anne en gizli silahıyla duaya yönelir
-muhabir sorar: ne hissettiniz?
zaten bir gazete başka ne işe yarayabilir.

Hükümranlığı altında bulunduğumuz medeniyet çerçevesinde erkekler günlük hayatlarını sürdürmekte iken Müslüman kimliklerini dışa vurmak mecburiyeti altında kalmıyorlar. Buna mukabil muasır medeniyet yapısına kadınları ve kızları ancak Müslüman kimliklerini dışa vurmadıkları taktirde dahil edebileceği şartını koşuyor. Demek ki medeniyetin hayat sahasında cereyan eden faaliyetlere intibak edip etmemek ilk ve görünür planda erkeklere değil, kadınlara mahsus bir meseledir. Müslüman kimliğin dışa vurulmasıyla medenî hayatın hakkıyla yaşanması arasında nizâ var. Nizâcılık edenleri teşhis etme durumunda kaldığımız zaman karşımızda önce bütün kurumlarıyla tam kadro çalışan “medeniyet”i ve sonra medeniyetin bünyesinde yer almak isteyip de başını örtmekten vazgeçmeye yanaşmayan kadın ve kızları buluyoruz.

Başörtüsü Müslüman kimliği dışa vurmanın yegâne belirtisi olarak kaldığı sürece tesettüre riayet eden kız ve kadınların hikmet sevgisine ihtiyaçları vardır. Açıkçası, başını örten kızlar felsefe bilmelidir. Aksi taktirde iç huzuru nedir hiç bilmeyeceklerdir. Felsefe bilmedikleri sürece kendileri huzursuz oldukları gibi, temas kurdukları ortamlarda da huzursuzluk çıkaracaklardır. Felsefe bildikleri taktirde başını örten kadın ve kızların bildikleri felsefenin ne olduğu bir ilgi odağı haline gelecektir. Onların bildiği felsefe yüzünden medeniyetin akış istikameti yeniden bir değerlendirmeye tâbi tutulacak ve başörtüsünün kendine biçtiği yeri hak edip etmediği tartışılacaktır. Bu münasebetle şimdiye kadar erkeklerin Müslüman kimliklerini dışa vurmaksızın muasır medeniyete dahil edilmelerinin hikmeti de anlaşılacak.

Başını örten kızlar ve kadınlar gönüllerinde hikmet sevgisine yer vermeden, zihinlerini felsefeyle meşgul etmeden yaşasalar daha iyi olmaz mı? Bu soruya cevap verebilmemiz “iyi”den ne anladığımız açıklandığı zaman mümkün olabilir. Yine de felsefe bilmeden başını örtmeye müsait toplum alanları bulunduğunu biliyoruz. Eğer bazı kızların ve kadınların başlarını örtüyor olmalarının sebebi babalarından, ağabeylerinden, nişanlılarından, kocalarından aferin almaktan ibaretse veya tam tersine kızlar ve kadınlar babalarının, ağabeylerinin, nişanlılarının, kocalarının gözünü boyamak için başlarını örtüyorlarsa bunların hiçbirinin felsefeye bulaşmasına gerek yoktur. Bu durumda diyeceğiz ki muasır medeniyet kıskaca aldığı erkeklerin sevk ve idaresinde başını örten kızlardan ve kadınlardan destek görmektedir.

Eğer başını örten kadın ve kızlara toplum içindeki işlevlerini başörtüsü takmaksızın yerine getiren kadınların davranış kalıpları örneklik ediyorsa felsefeyi yine araya sokmanın bir âlemi yok. Çünkü bu durumda başörtüsü ile Müslüman kimliğin dışa vurulması arasındaki irtibat kaybolmuştur. Zihni başını örtmenin hikmetiyle meşgul olmayan bir kadının veya bir kızın gönlünde hikmet sevgisinin yeşermesine de ihtiyaç kalmamıştır.

ismet özel
5 OCAK 2001

MARUZ KALINAN BİR YALNIZLIĞIN ADIDIR ZARİFOĞLU

Türk şiirinin “zarif” ağabeyi olarak nam salan ve İsmet Özel’in ölümünden üç gün sonra kaleme aldığı yazıda “yaşadığım sürece onun eksikliğinin farkına varacağım” diye nitelendirdiği, doğunun naifliğine, gizemciliğine bürünmüş bir ahir zaman şairi Cahit Zarifoğlu; keşfolunmaya açık yalnız bir gezegen olarak, inandığı davalar uğrunda “nasıl cenk edilir” sorusuna somut cevaplar vermekle ömrünü idame etmiştir.

Zarifoğlu’nun şiiri ve davasını anlamak, onun çocukluğundaki ayrıntıları bilmekten geçiyor. Çocukluğunda yaşadığı vakalar hayatına da sirayet edecek ve iman/küfür savaşı yürütmekle geçireceği günler yaklaşacaktır. Zarifoğlu’nun yalnızlığı tercih edilmiş bir yalnızlık değil maruz kalınmış bir yalnızlıktır.

Çocuk yaşta babasıyla olan ilişkisinde maddi ve manevi bir ayrılık yaşamış, bu sebeple de gençliğini düz bir zemin üstünde ikamet ettirememiştir. Babasının annesinin üzerine başka bir kadınla evlenmesini kabullenememiş, hayatı boyunca da babasını ne affedebilmiş ne de bağlarını yenileyebilmiştir. Babasız kalmayı yenmekte ve ayakta kalmayı başarmakta en büyük yardımcısı Zarifoğlu’ndan 1,5 yaş büyük ağabeyi Sait’ti. Sait aile içinde artık “Baba Sait” olarak yerini alacaktı. Annesi, kurduğu sevgi dünyasının sultanıydı ve o bu sevgiye koşulsuz biat etmişti. Yalnız kalan annesine yük olmamak için kendinin ve kıyafetlerinin temizliğini bizzat yapar, elbiselerinin düğmelerini kendi dikerdi. Çoğu zaman yemek hazırlar, ev işlerini tek tek öğrenirdi. Öğrenirdi çünkü dünyasının sultanını saraylarda yaşatamasa bile müreffeh bir hayat sürdürmesi Zarifoğlu’nun amacıydı.

Baba vakasından sonra insanlara olan inancı kırılmış ama çocuklara olan inancı hep diri kalmıştı. Dünyayı karşısına alırken bile yeryüzünün melekleri olan çocukları ihmal etmedi. Çocukların o bilgiç zekalarına hitap edecek muzip hikayelerde uzmanlaşmıştı. Çünkü bir çocuğun neye ihtiyaç duyduğunu kendi çocukluğunda pratik olarak yaşamıştı.

Gençlik dönemlerinde türlü kulvarlara merak salması ayrı bir yönüydü. Bu yönü şiirini de beslemişti. Bir keresinde Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Erdem Beyazıt’ın olduğu bir arkadaş ortamında kendi cüssesinin nerdeyse iki katı olan başka bir arkadaşını güreşte yendikten sonra Alâeddin Özdenören: “Cahit şiir gibi güreş tutardı.” diyerek dostunu güreş konusunda bir kez daha onurlandıracaktı.

Bir yanda güreş bir yanda gökyüzü, tutkusuydu gençliğinde Zarifoğlu’nun.  Gözünde ve kulağında rahatsızlık olduğu için pilot olma hayalleri son bulur, Cahit’in kanatları hayat karşısında bir kez daha kırılır. Bu durum Zarifoğlu’nda birçok sorun ve daha derin yalnızlıkları doğurur, okuldan kaçmaya iter ve liseyi üç yıl gibi bir sürede gecikmeyle bitirmesine neden olur. Ama şiir her koşulda Zarifoğlu’nun kuşandığı bir zırhtır. O dönemleri de şiirin gölgesine kaçarak atlatır. Artık gökyüzüne yalnız mısralarla dokunabilecektir.

Üniversite hayatına başladıktan sonra hızla edebiyat camiasında ismi belirginleşir. Cemal Süreya’ya mektup göndermesi, Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinde şiirlerini yayınlaması, Necip Fazıl Kısakürek ile olan ünsiyeti Zarifoğlu’nun hayatında yapı taşlarıdır. Necip Fazıl tarafından artık “artist” diye anılan Zarifoğlu, Mavera ekibine dahil olduktan sonra Nuri Pakdil tarafından da daha sonra tekrar dile getirilecek, Nuri Pakdil “Yedi güzel adam içerisinde en artist mizaçlı kişi Cahit Zarifoğlu’ydu.” diyerek Necip Fazıl’ı tasdikleyecektir.

Mizacıyla şiiri tamamen bütünleşen Zarifoğlu’nun artık somut bir şekilde şiirlerini okuyucuyla tanıştırması gerekmektedir ve bir kitap bastırması şart olmuştur. İşaret Çocukları ilk kitabıdır ama serüveni trajedidir. Kitabı bastırmak için elinde avucunda ne varsa İşaret Çocukları için harcar fakat kitapların çok azını dağıtabildiği için elinde kalır. Kitapların büyük kısmını bir yazıhaneye bırakır. Emaneten bıraktığı kitapları birkaç ay boyunca almayan şair, bir süre sonra kitaplarının matbaa için aracı olan bir arkadaşının işgüzar dayısı tarafından ısınmak için yakıldığını öğrenir. Artık tüm sobalar genç şair Zarifoğlu için bir hüzün alevidir.

*

Evlendikten sonra çocuklarıyla hayat karşısında çocuklaşarak savaşır. Öyle ki Erdem Beyazıt bu durumla ilgili “Bizim çocuklarımız bizden çok ona yakındı.” diyecektir. Bir çocuk nasıl hayata karşı hazırlanır? Zarifoğlu için şiirleri çocuklardan başka bir şey değildir. Zarifoğlu’nun şiirleri, her dize üzerinde titizlikle çalışıldığı, her dizedeki mesajın olabildiğince kapalı bir anlatıma indirgendiği gözlemlenen ürünlerdir.

“Düştümse sana bakarken düştüm” diyerek Türk Edebiyatı’nın ortasına şaşırtılacak bir zariflikte düşen şair, esnek ve imgesel satırlarını yaşantısından devşirmiş, Kur’an’ın içini dışını ve Siyer’i, tarihi ve Afganistan’ı sonra şehitleri iliklerine kadar damıtarak ürün vermeye çalışmıştır. Yedi Güzel Adam’ın içerisinde mizacıyla hemen farkedilen Zarifoğlu, banka dükkanlarının dalaveresine düşman, dünyanın canavar sisteminin önündeki tabaklarda yenilen mazlumları kendine kardeş benimsemiş ve buğz makamının tüm kaslarını kullanarak imanda birliğe davet etmiştir.

Ölümün yaklaşmasının verdiği hüzünle ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün. “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.” Hastalığı ilerler şairin, acılar içinde aniden uyanır, bu sefer ona refakat eden Rasim Özdenören’dir. “Rasim” der “Bir rüya gördüm, Necip Fazıl bana yirmi beş yıl sonra burada buluşacağız dedi.” Zarifoğlu yanlış duymuştur rüyasındaki zamanı, Rasim Özdenören’in anlattığına göre yirmi beş yıl sonra değil, yaklaşık yirmi beş gün sonra vefat eder şair. Allah ona bir mesaj vermiştir hayranı olduğu kişinin diliyle.

*Bu yazı Mostar Dergisi 126. sayısında yayınlanmıştır.

ben bir küçük balığım ama zehrim var
ölümü göze alsın yiyecek olan büyük balıklar.

ben kötüyüm ben kötüyüm ben
yarışa başlamadan kaybedenlere mi yazıldık
iyilerin mi de borusunu ötmüyor artık
vatan sevdamıza bir türlü sponsor bulamadık
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
zaten hangi dilde sussak anlaşılmadık.

bu gecenin böğrüne mısralar merhem olmaz
korkutmuyor artık kitaplardan çıkan devler
bir matador düşünün kırmızı bezi yoktu
canımız sıkkın canı sıkılan adam felsefeden anlamaz
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
zaten hangi şeyhe inansak kitapsız çıktı.

ellerine bakayım ellerinden ancak artı bir belki
bir kafiye çıkar yumruğundan belki bir mısra
dilimde uzatmalarda gol yiyen kaleci küfrü var
hangi cebimize hangi çocuğu alsak yanımıza
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
ya amerikalı ya gizli bir piç çıktı.

hangi şaire baksam selamın tadı kaçıyor
caddede bazen temizli yüzlü bir adam
bu göklerde cinnetsever bir kuş bulmak zor oluyor
vurursa gol olabilirlerimiz hep mi ofsayttı
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
şimdi o düşünsün yani simitle kafasından vurduğum martı.

bir devrimci nasıl olur da pipo kullanılır
bazı insanlar para icad edildiği günden beri fakir
boş konuşmak konuşanların orospuluğudur
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
paket yap da evde çekeriz bu acıyı
neşvünemada sakalımız tecimsiz kalmaktadır.

hiçbir tahtın ulufesine göz kırpmadım
şairin kafası kızgın şiirlerde neden tanrı satılır
bazı şeylere küfretmek imanın şartı sayılsın
amacım cehennemdeki arsamı elden çıkarmak
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
mayakovski mayakovski benim suratımı geçemezsin.

başka bir intihar türüdür yaşamak
şimdi bir günah işledimi kimse yok
bizi her şey sinirlendirir çünkü paramız yok
nerde o eski peygamberler nerde tanrılar
çöp vergisi için fazla mesai yapmak gerekiyor
ben kötüyüm ben kötüyüm ben
bu uyum yasalarına da uyuyor mu bunlar
konjonktürden yapılma buzağlarına tapanlar.

İşsizlik Manifestosu

Yayınlandı: Mayıs 20, 2015 / Uncategorized

İŞSİZLİK MANİFESTOSU

babası benisevmiyor ben kimseyi kimse beni
savunmam okunur gözlerimdeki kuşlar milistir
bu ne işsizlik sigortasının umrunda ne papatyanın
beni biç beni doğra bana anlamı çoğaltan dizeler geliştir
sakın benden bir intihar bombası gözüyle bakma bana sakın
çinliler olmasa ölmeyi önemsemek gelirdi aklına insanın
sana ulaşmak pahalıya patlıyor Rabbim.

uygun koşullar oluştuğunda hepinizi üzebilirim
bu her an bu sürmekte olan her hangi bir zamandan
yüzünüzde kurduğunuz modern cumhuriyete inen bir darbedir
bu mısra da bir darbedir- bence bana inanın
diyordu diyen tarih sayfalarına da düşmek istemem
ne de olsa bir çocuk dünyanın kurtarılmış bölgesidir
işte siz de gidiyorsunuz beni ne Konuk ne İbrahim abi anlıyor
kaba saba oluşum reytingli ölümler düzenlemek içindir
Rabbim sana ulaşmak pahalıya patlıyor.

beni yont beni çıldırt içimde koşuşturan kediler çılgın
içimde bozulmuş olan yeminli kalemlerle hükümler
içimde koşarak yalınayak kolonya arayan keşişler
içimde yeni yetme külçeli eczalar ile ilkel kalışlar
içimde senin soylu dişlerin renginde küllerin
içimde içimdir yeminli senin adın çiçekleri vardır
kötü alışkanlıklar edinmeye başladım caddelerde-sevinin
taptaze mermilerin  tetiklerinden bilinir ismim

ganimettir ölüm bazen yaşamak pahasına da olsa
argo lisanında (?) yere yakın olandan korkacaksın
şeyh capris gold devlet politika sen izmarit inşa edeceksin
gerçekten menekşeden tiksindim köprüden  bosna’dan da
çöllü möllü rüyalar görüyorum tabi  başbakanı da
sana çok mesaj bıraktım ama hiç cevap yazmadın ismail
oysa adına sevinç dedim adına kardeşlik adına diaspora!

işsiziz dünyanın da insanın da nasıl döndüğünü bilmekteyiz
uzaktayım fakat ben bir bombadan daha tesirliyim
yeşil tabutlara yeşil menekşelere inan biz de üzülmekteyiz
bir daha yinelemekten çekinmediğimi belirtmeliyim
uygun koşullar oluştuğunda hepinizi üzebilirim
cebimdeki kadar epiktim cebimdeki kadar halktan
çok  aradım ama hiç telefona bakmadı İsmail Rabbim
buralarda bir takım uzuvlar olacaktı çarmıhtan.

-şimdi başlıyorum gelişine vuruyorum tut

bu şartlarda paranoyak olmayan şerefsizdir
bunu bir kez de olsa ben de söylemeliydim
bizler şimdi akranlarım kan izahı yapma yarışında-masada-dört nala
ölmek adında güzel yumruklarımız vardı hala sevilmedim
güzel yumruklarımız vardı kurşunlanmış gebe kadınlar gibi
haberlerde ölmek yaşı iyice düştü diyor boyalı spiker
güzel yumruklarımız vardı annelerin makul nasırlarından
yumruk bildiğimiz yumruktu ne neo ne lirik sadece yılkıdan
yeniden inşa edilen güzide ülkemize hazır haldeyim- işsizim
camiamın ileri gelen abilerinden abilerine gezinir binlerce civim
oysa her şey kolay kudüs’ün ekmeğini yiyemeyen tek şairim.

insan işsizken neresinden esas alınır
sakalım kesilse geriye ne kalır tartışacak
bunun civide bir özelliği olmalı diye düşündüm
sekreterden hep olumsuz haber almak zorunda mıyım Rabbim
getirin bana çabuk biraz çarmıh biraz çivi biraz mermi
bana getirin bir bazuka bir sustalı kırılan tüm dişlerimi
güzel yumruklarımız vardı ceplerimizden dem vuruyorduk biz
böyle kafalar yemek söylesene
söyle it oğlu it söyle böyle mi caiz.

geliyordun çoklarca sigaralar içtim gecelerce geliyorduk
şairimsi ayaklarla beslendim içtim dur daha ölmedim
görüyordum andaval şairler cafelerden gazzeye şiir yazıyordu
hiroşimadaki patlama çernobildeki sızıntı burada subliminal yok
mert günahlar besler besmelesiz colalar içiyorduk
ayağa düşüyordu kelimeler o kancık gastecilerin elinde
o kancık kalemlerin elinde kelimeler ayağa düşüyordu
susmanın nesli tükeniyor sana ulaşmak pahalıya patlıyordu Rabbim.

şehre cinnetten baktım berbattı
ölüm endeksleri ve kişi başı gelir görüyorsun haddi aştı
sakallarımda gürzler yoksa hala bıçak kemiğe dayanmadı mı
kınacılar kınadılar ban ki moon da kınadı tabutlar pahalandı
çekik gözlüler sürmeli gözler bazı ölümcül gözler
korkuyorum şimdi şimdi mi yani meydanlara iner
bunun bir anlamı yok bu mısranın da ama bir karşılığı var
eskim yenimi rahat bırakmıyor Rabbim.

puzzle’ı gördüm

Yayınlandı: Mayıs 19, 2015 / Uncategorized

öncelikle bir insanın ne söylediğinden çok nasıl bir yaşam sürdürdüğü ve söyleminden evvel nasıl bir hayata sahip olduğu ilgimi çeker ilkin. ikrar edilen ile idame ettirilen birbiri için bir çekiç güçtür bence. şimdilerde ise piyasa denilen ve gerçekten de çok sistematik bir şekilde kitlelere sunulan zerzavatlar var. o tür cinsten varlıkların karakteristik özellikleri yapay bir hayata sahip olmaları. suni gübre beraberinde tüm hormonal araçları da bünyesinde istihdam sağlamak mecburiyetinde. bunu çok geniş çapta izah etmek mümkün fakat aslolan mesele şu; suni kitleye suni “şeyler” sunulur.

gerçeği ayırt etmenin türlü yöntemleri var. mesela gerçek hayatlara bakmak. “yıkılma sakın” bir gerçektir.

iki değerli şairin ayrı ayrı yazmış olduğu bu şiir hakkında ismet özel’in ataol behramoğlu’na göndermiş olduğu bir mektup vardır.

“ataol kardeşim, gönderdiğin şiiri aldım. sana bu mektupla birlikte bir de ben gönderiyorum. bir aydır ortaya dökemediğim şiir senin durumun ve soluğunla canlanmak şansına erdi. şiirin türk edebiyatına getirilmekte olan yeni havanın çok iyi bir örneği. dürüst, net ve etkili. özde ayrıldığımız noktalar varsa bu kendi şiirimde ortaya konmuştur sanırım.
niyetim, bu ikisini aynı sayıda ardarda basılmak üzere memet fuat’a göndermek. buna itirazın olacağını sanmıyorum. çünkü ikimizin de şimdilik yayın aracı bu. dileğim bu iki devrimci şairin istanbul dünyasını biraz yerinden etmesidir. durum, dayanışma ve yaratılan yeni sanat bakımından. sen terhis olur olmaz iyi bir çalışma ortamına girebileceksin. ben de aynı ruhu taşıyorum.
gitgide özgürlüğün elde tutulmasıyla birlikte amaç birliğine dayanan ortak bir şiir yazımına girişeceğiz.

kötü günler yaşanıyor dostum, ama bu günler geçiliyor da. önemli olan çekilen acılar değil elbet, acıların altedilmesi değerlidir. üzgün ve hüzünlü olabilirsin. ama şiir yazmak ve çeviri yapmakla gösterdiğin direnç benim gözümde övülmeye değer.

seni yürekle kutlarım. bir fırsatı olsa seni görmeğe gelecektim. ama köprü yıkılmış, yol uzamış bir günde gidilip gelinemiyor.
sevgiyle, heyecanla…

ismet özel
muş, 16 nisan 1969”

şairlerin birbirileriyle olan münasebetlerinden başlıca bir tecrübe çıkıyor: gerçeği yaşamak.

gerçeğin ne olduğuna yine aynı şiirin geçmişiyle, tamam oluş seyrine bakarak anlıyoruz.

ismet özel’den “yıkılma sakın” şiirinin hikayesi:

“o sırada ataol, trabzon’dan malazgirt’e sürgün ve hapis gitmişti. ve elden, bana yıkılma sakın adlı şiirini gönderdi. askerdi, yedek subay. bir subaya karşı gelmekten hapsedilmişti. muş’a gelen malazgirtli orhan adlı bir çocuk, ataol’un şiirini getirdi bana. ben de ona bir şiirle cevap vereyim dedim. ama nasıl yapacağım? hem askerlik hem şiir olmuyor? hemen bir formül buldum. diş çektirene üç gün istirahat veriyorlardı. ağzımda da diş gökleri vardı. dişçiye çıktım, üç diş kökü aldırdım ve üç gün istirahat aldım. üç gün uğraştım, didindim, ama şiir bitmedi. bitmeyince gene dişçiye çıktım, dedim ki “şu dişleri çek.” çürük olan ama tedaviyle kurtarılabilecek olan iki dişimi çektirdim. dolayısıyla üç gün daha dinlenme imkanı doğdu ve altı gün içinde şiiri bitirdim.”

bugünün türkiye’sinde ezik bir sahtekarlık köşe başlarına ve son sözlere hakim. kurumlar kendilerine uygun eziklerle iş yürütür vaziyette. kendi vaziyetleri için özenle seçilmiş “hizmet bedelleri” ve “boş fatura”lara ezikliklerini imzalarlıyorlar. herkes işleyişten memnun.

mmemnuniyetsiz olanları kendi aralarında yaftalayıp güçsüz bırakma gibi ustaca bir yöntem geliştirmişler.

fakat biz gerçeğe suni, suniye gerçek diyecek kadar bikarakter değiliz. hayatımı başkalarının gölgesinde var etmeye hiç niyetim yok. kılıçlar tahta, savaşınız oyun. kırılacak bir kolunuz yok, “yen”in pazarlamasını yapıyorsunuz.

Bakara, 286

Yayınlandı: Mayıs 18, 2015 / Uncategorized

her hareket kendini oluşturduğu mekandan taşar. bizim için en güzide örnek, peygamberin aydınlığa, insanlığı aydınlık bir dünyaya çıkarması için üç yıl boyunca karanlıklarda, mum ışığında yaptığı tebliğdir. kırk kişiye ulaşmışlardı üç yılın sonunda ve İslam, mum ışığının altında filizlenmişti. tıpkı kürşad’ın kırk çerisiyle kendi yılkısında o devasa çin imparatorluğunun yaptığı türlü zulümlere karşılık baş kaldırması gibi.

bizler artık kendi yılkımızdan taşıyoruz. her yılkıcı kendinin temas halindeki sokağa yani bir ülkenin kalbine insin. kahvelere, kafelere, tesisatçıya, manava, fırına, öğretmenine, babasına, sıra arkadaşına, müftüye, cemaate, imama, simitçiye, boyacıya anlatmak için her yılkıcı sokağa çıksın. onlara anlatın, bizim istikametimiz peygamber. bizim istikametimiz kürşad.

biz bir avuçtan fazlasıyız. eğer yeniden bir türkiye gibi bir şey kuruluyorsa, biz bizsiz bir türkiye’nin kurulmasına da izin verecek değiliz. eğer bir türkiye kurulacaksa bu ancak bizimle mümkündür. ben buna inanıyorum. gelin siz de inanın buna. başınızı yastığa koyduğunuz vakit buna inanın, ayakkabılarınızı giyerken buna inanın, otobüse binerken buna inanın, parti şarkıları arasında buna inanın.

çünkü artık şarkıların sırası bizde.

Yılkı zümresine özel duyurudur.

Yayınlandı: Nisan 11, 2015 / Uncategorized

Bazıları güce yakın olmayı, güç sahibi olmakla karıştırıyor.

Arkadaşlar sizden kişisel olarak istirhamlarım, ricalarım var. Malum bir seçim ve dönüşüm süreci var. Ben bu işin neresindeyim, hiç bir alakam yok demeyin. Siz de bu işin inanın içerisindesiniz. Bu sürecin tamamlanmasına kadar Yılkı ile organik ve dolaylı olarak bağlantısı olanların, arkadaşlarımızın, kardeşlerimizin muhalif bir takım meselelerini offline tutması. Yani siyasi olsun, kişisel işler olsun bir müddet sosyal medyada bunu ikrar etmeyin. Nedeni ise, söylemlerimizin gerçekleşmesi için görünür olmamamız gerekecek bir güce ulaşmamızı henüz tamamlamamış olmamız. Gücü bize kimse vermez. Bunu çalışarak alacağız ve peygamberin yaptığı gibi bir güce ulaştığımızda meydandakilerle karşı karşıya geleceğiz. Buradaki şahıslarla, oluşumlarla, gruplarla olan benim tabirimle “cenk” durumunuzu dediğim vakte kadar askıya almanız ricamdır ve bizde bir kişi herkesin sorumluluğudur. Herkesin sorumluluğu bir kişinindir lütfen bu çizgiyi her gün unutmayacak şekilde hareket edelim. Birlikte bir yolda yürümeyi azmetmiş arkadaşlarımızın hiçbirini bizim tercihimiz sonucunda yoldan sevkini kesinlikle istemiyorum. Hepinizi seviyor, sayıyorum bir müddet bana güvenin diyorum.

Birkaç gün sonra “Yılkı” istişare toplantımızın tarihi belirlenecek ve tarihini sosyal medyadan duyuracağız. Amacımızı toplantıda daha somut bir şekilde anlatma gayretinde olacağız. O zamana dek Allah’a emanet olun. Eyvallah.

Sürmenaj

Yayınlandı: Mart 10, 2015 / Uncategorized

Dostlarıma…

karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder
eminönünde bir bomba patlat, kız kulesi yıkılmalı
salak kameralar var burada, salak kadınlar yaşlı
kaç melek vardı hatırla teyze, yoksa vurun şunu
altın alımı, kuruyemişçiler, arap apaçiler
hep birlikte bir kıyameti inşa etmekteler.

karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder
karşıdan karşıya geçmek bazı anneleri özletmelidir
sokaklar, varakalar, oltalarına saplanmış balıkçılar
yaşıyor olmaktan memnun musun gibi sorular
yağmurun silahı, benim cinnetim birkaç dakika
mayının patlama mesafesinden uzak dur Kenan
yaşıyor olmaktan memnun musun sorusunun cevabı
hayır, sadece biraz şaşkınım yaşıyor olmaktan.

karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder
benim cinnetim uzatmalı üç dakika
özgür ülkelerde bir tek bulutlar istedikleri yere gider
dededen kalma dayılar hep mirasa konarlar
kimsesizliğimizin ölçüsü çayı kimin koyduğuna bağlı
öyle değil mi selim, taha, emrah, memed ve ammar
çıt kırıldım çocuklar şiir miir yazmasın lütfen
suçları uzatmalı ikinci öğretimlerin işgali kadar.

karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder
benim cinnetim uzatmalı üç dakika
bizim ülkemizde ehliyet ve saltanat babadan oğula geçer
birimiz ölmezse diğerimizi kesin öldürecekler
ben hazırım geriden ileriye doğru atılmak flunk down
dededen kalma bir asam yok, çocuk balici mi abi niye üzgün
gözleri işçi kokuyor, elleri kolektif, kaçak sigaraların suçu nedir
dededen kalma asam yok, denizi yaramayacak kadar yorgunum
üzerime belediyeler dökülüyor kardeş leşlerim.

karşıdan karşıya geçmek bir neden alehandıro eder
benim cinnetim uzatmalı üç dakika
bırakın beni vursunlar ne çıkar azıcık öldürülmekten
ezan okundu, çocuk ağlıyor, vapur mu kaçtı abi bu nedir
bir polyanna bir demokrasinin elini tutuyorsa kardeş leşlerim
ne dolaplar dönüyordur bir ihale uğruna kim bilir
beni bu kimsesiz halimle üzüyorsunuz üstelik
gecenin radyosundan halil ibrahim türküsü geliyor
çünkü düzdür bir berberden daha üzgündür saçlarım.

karşıdan karşıya geçmek çünkü bir alehandıro eder
benim cinnetim uzatmalı üç dakika
bir polyanna bir demokrasinin elini tutuyorsa kardeş leşlerim
oradan birkaç şiddetinde sinkaf çekmelisin ucunu aç kaleminin
sıçrayınca rekorlar kitabına girecek kadar sıçramalı kan beyninden
çünkü dünya geçit günü farkındalığına davetliyim, bu da nedir
önce sokağa cinnet aksın uzun baksın şiir birilerine batsın
sonra alınsın artık postmodern bir intikam devletden
ölüm bize nazik davranacaktır kardeşlerim.

karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder
benim cinnetim uzatmalı üç dakika
karşıdan karşıya geçmek bir alehandıro eder bu benim
yarasına parmağını sokup kurcalayanlara selam ederim
bir şair bir kredi çekerse şair sayılır mı kardeş leşlerim
üç fadıl bir sabah bir jet ski bir gündüz yüzü eder mi
para getirdim gişedeki memur benimle ilgilenmedi
ben cebimdeki paranın cinnetiyim kardeş leşlerim
babaları olmayan arkadaşlarım bir alehandıro etmiyor
babam işsizken de üzülmesini bilmekteyim.